background img

The New Stuff

SABAHATTIN ALI

Sabahattin Ali' nin kitaplarıyla tanışmam çocukluk yıllarıma denk geliyor. Öldürüldüğü yer olan Kırklareli' nin ormanlık bir alanında büyükçe bir kayanın dibinde gene ölüm yıl dönümü için bir araya gelmiş insanlar, kızı Filiz ALİ ve o vakitler kapak olduğumuz NOKTA dergisinde ki bir foto gözümün önüne geldi. İlk kitabınıda Filiz ALİ imzalı almıştım. Halen kütüphanemde Diğer Sabahattin ALİ kitaplarının yanında durur.


Hakkında yazılanların önemli bir bölümü, maalesef ve doğal olarak ölümüne odaklı. Biyografisinde eksikler var; sözgelimi dramaturg kimliğinin üzerinde pek durulmamış. Sabahattin Ali, Devlet Konservatuvarı'nda Carl Ebert ile birlikte dramaturg olarak çalışmış, döneminde sahnelenen operalarla ilgili makaleler yazmış, çok yönlü bir entelektüel...


Cüneyt Gökçer, Muazzez İlgin, Meliha Ars, Mahir Canova ve daha pek çok isme konservatuvar sıralarında öğretmenlik yapmış bir isim... Ama en çok öykücü. Filiz Ali, babasının da kendisini önce öykücü olarak gördüğünü söylüyor: "Babam kendisini daha ziyade öykücü olarak görüyordu. Öykücülüğe çok özen gösterdiğini biliyorum. Fakat çok ilginçtir, son 20 yıldır Sabahattin Ali dendiği vakit, şiirleri geliyor akla. Ve şiirlerinden şarkı yapılıyor! Herhalde hayattayken birisi böyle bir şey söyleseydi, gülerdi kahkahalarla. Babam, kendisini şair olarak görmezdi..."


Toplumcu gerçekçi bir çizgide yazdığı öykülerinde en belirgin olan ton, yalın ifadesi. Karakterlerini genellikle işçiler, yoksullar ve köylüler arasından seçtiği, çoğu kısa olan öykülerinde hümanist tavırla sakınımsız gerçek yan yana durur. Filiz Ali'nin çocuk yaşta, kimini dinlediği kimini de okuduğu öyküler için söyledikleri, Sabahattin Ali'nin üslûbu konusunda bir çocuk okurun fazlasıyla dikkatli izlenimi olarak nitelendirilebilir:
"Babam, gerçekle kurmacayı çok ustaca buluşturan bir yazardı. Onun için, hikâyelerini ve romanlarını okuduğunuz vakit hemen sarar sizi. Fakat eserlerinin duygusal tarafları da çoktur. O yaşımda bile beni çok duygulandıran öyküleri olmuştur. Mesela 'Ayran' öyküsünü dinlediğimde hüngür hüngür ağlamıştım. Ne de olsa içinde çocuk var... Analizleri müthişti. İnsanları çok iyi tanır ve bunu o kadar yalın ve dolambaçsız bir şekilde yansıtır ki, bir çocuk bile anlayabilir."

İLK DERS BABASINDAN


Ne de olsa ilk dersini babasından almıştır. Babasıyla bir sabah erken saatte ava çıkan Sabahattin Ali, ertesi gün bu macerayı kompozisyon ödevi olarak yazar: "Sabah, güneşin ilk ışınları penceremize vururken, babamla ben av tüfeklerimizi alıp çıktık yola..." Ancak Selahattin Bey, "Biz ava çıktığımız zaman daha güneş doğmamıştı. Yalancısın sen! Yazacaksan doğru yaz," diyerek oğlunu azarlar. Ve Sabahattin Ali, yıllar sonra okuduğu bir öykü için genç yazar adayına, babasının öğüdünü hatırlarcasına "Hikâyeci olarak doğruyu görüp göstermekten başka bir emelin olmasın," der.
Belki de bu nedenle Tarık Zafer Tunaya, Sabahattin Ali üzerine yazdığı bir yazıda "Şimdiye kadar Anadolu'yu gören yazıcılarımız yok muydu?" diye sorar. Sonra da yanıt verir sorusuna: "Vardı, fakat hiçbiri Sabahattin Ali'nin yaptığını yapmak istemedi yahut da yapamadı. (....) Sabahattin Ali (...) Anadolu köy ruhunu bütün açıklığıyla, bütün hareketleriyle, bütün çıplaklığıyla göstermek istedi ve istiyor."
Sabahattin Ali'nin öykülerindeki konu seçimi ve dili konusunda yaşadığı dönemde ve sonrasında yazılan eleştiriler, onun toplumcu yönüne işaret eder. Asım Bezirci, Sabahattin Ali'nin öykülerindeki toplumsal tona dikkat çekerken Vedat Günyol, yazarı, sanata verdiği 'propaganda' değeri bakımından inceler. Bu nitelemeler yazarın çeşitli yerlerde dile getirdiği sanatsal yaklaşımına yaslanır.

ÖYKÜNÜN KÖPRÜSÜ


Semih Gümüş, "Sabahattin Ali kendinden önceki dönemin etkili akımlarından memleket gerçekçiliğinin özelliklerini almış, ama yalnızca Anadolu'nun sert gerçekliğini yansıtmakla yetinmeyip bu anlayışı daha yukarı çıkarmıştır. Dolayısıyla öykücülüğümüzde kendinden önceki dönemlerle sonraki arasında çok sağlam bir köprü oluşturmuştur.
Dışarıdaki dünyanın öyküsünü yazmakla yetinmemiş, öyküyü yazınsal bir tür olarak yenileme kaygısı da taşımış, insanı toplumsal bir varlık olmanın ötesinde, bireyler olarak gözlemlemiş, bütün bunların birleşimine dayalı, parlak bir geleneğin başlangıcını oluşturmuştur" diyor Sabahattin Ali için.
Nâzım'ın, "Hikâye ve romanda bugün sen varsın. Senden sonra Kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var. Suat Derviş var. Kemal Tahir'le Orhan Kemal, biri daha ilerde, biri henüz civciv. Fakat dehşetli vaatlerle dolu bir civciv, biri yazdıklarını neşretmek imkânsızlığı içinde, ötekisinde bu imkân henüz belirmiş. Suat Derviş'e gelince, galiba artık yazmıyor. Velhasıl büyük Türk hikâye ve romanının bayrağı bilfiil sensin" dediği Sabahattin Ali, bu bayrağı henüz yükseltmeye başlamıştı ki, tabiat emretti...

YUSUF'UN HİKÂYESİ


Sabahattin Ali'nin "Kuyucaklı Yusuf" ve "İçimizdeki Şeytan"dan başka romanı yok; "Kürk Mantolu Madonna" bazı kaynaklarda roman olarak anılsa da Filiz Ali'nin babasından aktardığı bilgiye göre uzun öykü olarak nitelendirilebilir. Filiz Ali, babasının "Kürk Mantolu Madonna"yı geliştirmeyi ve hatta bir üçlemeye dönüştürmeyi amaçladığını belirtiyor.
Eğer yaşasaydı, şüphe yok, romanlarının devamı gelecekti. 1938'de kendisiyle yapılan bir söyleşide "İyi roman daima hitap edecek bir kitleye malik olagelmiştir," diyen Sabahattin Ali, aynı söyleşisinde Türk edebiyat ortamındaki 'eser buhranı'ndan söz eder...
Yazarın sinemaya da uyarlanan romanı "Kuyucaklı Yusuf", yazılışının 70. yılında... Kendi romanlarının değilse de, Türk edebiyat tarihindeki köy romanlarının öncüsü niteliğindeki "Kuyucaklı Yusuf"a mutlu yıllar...


İlk kez 1937 yılında yayımlanan "Kuyucaklı Yusuf", 1936'da Projektör, Tan ve Varlık'ta tefrika edilmiş. Roman, bir Anadolu kasabasında yaşananları, insani ve toplumsal boyutlarıyla yansıtıyor. Fethi Naci'nin 'modern bir tragedya' olarak nitelendiğirdiği "Kuyucaklı Yusuf", 'lirik bir aşk hikâyesi' ama daha çok da Yusuf"un hikâyesi olarak kazınmıştır okurlarının zihnine...
Nâzım'ın deyişiyle "Topraktan öğrenip, kitapsız bilen" Yusuf'un hikâyesi... 1903'te Nazilli'de başlayan ve Edremit'te, Birinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı ortamda devam eden roman, ele aldığı zaman dilimi açısından, sırtını oldukça kritik bir tarihsel döneme dayamasına rağmen 'üst perde'den konuşmaz. Fethi Naci'ye göre Sabahattin Ali'nin "Kuyucaklı Yusuf"taki en büyük başarısı da budur; hiçbir zaman öğretmenlik yapmaz, dış gerçekliklere, romanının gerektirdiği ölçüde yer verir.


Dilindeki yalınlık, dönemin gerçekliğini -üstelik de çeşitli düzlemlerde- yansıtmasındaki ustalık ve hem açılışı hem de finaliyle sarsıcı olan kurgusu "Kuyucaklı Yusuf"u benzersiz bir roman kılıyor şüphesiz. Ancak Berna Moran, "Kuyucaklı Yusuf"un aynı zamanda öncü bir yapıt olduğunu söylüyor ve Sabahattin Ali'nin Türkiye sorunsalına bakış açısına dikkat çekiyor; Batılılaşmanın hakim ideoloji ve 'konu' olduğu bir dönemde, Sabahattin Ali, gözlerini 'içeri'ye çevirmiş, Anadolu'yu dinlemişti... "Kuyucaklı Yusuf", Berna Moran'ın vurgusuyla, ezilen halk ve köylü sınıfının durumunu ele alan ilk romandır. Moran, Sabahattin Ali ve "Kuyucaklı Yusuf"un Orhan Kemal'in, Yaşar Kemal'in ve Anadolu romanlarının öncüsü olduğunu söyler.

YEŞİL MÜREKKEP...


Aziz Nesin, Marko Paşa gazetesini birlikte çıkardığı arkadaşı Sabahattin Ali'nin ölümünden sonra onun özel eşyalarını teşhis etme talihsizliğini yaşamıştır... Nesin, evine İstanbul savcılığından gelen bir çağrı yazısı üzerine İstanbul Adliyesi'ne gider. Savcı Nesin'i tanıklık için çağırdığını söyler ve bir takım eşyalar göstermeye başlar...
Her eşyanın ardından da "Kimin olduğunu biliyor musunuz?" diye sorar. Aziz Nesin, yaşadıkları baskı döneminin yarattığı bunalımla bir kafa karışıklığı yaşar; eşyaların Sabahattin Ali'ye ait olduğunu elbette anlamıştır ama bunu söylemesinin doğru olup olamayacağına karar verememektedir. Sonunda "Bilmiyorum," demeye karar verir. Oysa, eşyaların arkadaşına ait olduğundan emindir: "Sabahattin davranışlarıyla, yüzüyle, konuşmasıyla olduğu kadar, giyinişiyle de özgün bir kişiydi. Eşyası hemen tanınırdı. İki parça olmuş piposunu tanıdım..." Her bir eşyanın karşısında aynı ifadeyi verir Nesin. Ta ki, savcı bir not defteri çıkarana dek... Eski Türkçe ile yazılmış yazılardan oluşan bu not defterine 'tanıklık' etmemesine imkân yoktur... "Sabahattin'in el yazısını elbette tanımıştım. Her şeyi özgün demiştim ya, Sabahattin yeşil mürekkeple yazardı."

İKİ GÖZÜM AYŞE...


Peki ya aşk? Sabahattin Ali'yi anarken aşkın uzağında kalmak ne mümkün...
Tam da bu noktada "İki Gözüm Ayşe" geliyor akla. Milliyet Gazetesi Haber Müdürü Doğan Akın ile Ayşe Sıtkı İlhan'ın imzasını taşıyan "İki Gözüm Ayşe", Sabahattin Ali'nin büyük tutkuyla bağlı olduğu Ayşe Sıtkı İlhan'a yazdığı mektuplardan oluşur. Kitabın diğer özelliği de sunuş yazısının tıpkı Sabahattin Ali gibi cinayete kurban giden Uğur Mumcu tarafından yazılmış olması..
Uğur Mumcu, bu sunuş yazısında Sabahattin Ali'nin mektuplarının arka planından ve okuyanda uyandıracağı duygulardan söz eder. Yazının başlığı "Yeşil Mürekkepli Mektuplar"dır...
Mektuplar, sadece duygusuyla, coşkusuyla, tutkusuyla değil, aynı zamanda mürekkebiyle de yazarını ele verir. Ancak her şey gibi, mürekkep de biter... "Ayşe, kalemimdeki yeşil mürekkep bitmek üzere. Pertev'e gidip almasını söyledim, hiçbir yerde bulamamış ve mor mürekkep almış. Yani bundan sonra bu çok sevdiğim renkle yazamayacağım..."
Sabahattin Ali, bu mektupları 1930'ların ilk yarısında, kimisini cezaevinden kimisini 'dışarıda'rdan yazmış...
"Ömrümde yıllar kadar yâr sevdim / Her biri bir başkasının eşidir" dizelerinden söz eder Uğur Mumcu ve ekler: "Ayşe, bu sevgililerden biridir."

SON MAHPUSLUĞU


Sabahattin Ali'nin Ayşe Sıtkı İlhan'a aşkı mektuplarda kalır. Sabahattin Ali, 1935 yılında Aliye Ali ile evlenir. 1930- 35 yılları arasında Sabahattin Ali'ye yakın isimler arasında olan Ayşe Sıtkı İlhan, tarih öğretmenidir. Yazar, İlhan'a sadece mektuplar yazmamış, yanı sıra bazı şiirler, çeviriler ve öyküler de göndermiştir. Bu nedenle Ayşe Sıtkı İlhan'ın Sabahattin Ali mektupları özellikle anlamlı.
Sabahattin Ali ve Ayşe Sıtkı İlhan 1936 yılına kadar mektuplaşmayı sürdürürler. Mektuplar, Ayşe Sıtkı İlhan'ın 1937 yılında bir hukukçuyla evlenmesinin ardından kesilir. Mektuplar, İlhan'ın 15 yıl süren evliliği süresince gizli kalır. Ayşe Sıtkı İlhan, mektupları bu süre boyunca yakın arkadaşı Talia Hanım'ın babası Rauf Yekta Bey'in Beylerbeyi'ndeki konağında saklatır.
İlhan, mektupların zorunlu yolculuğu için "Sabahattin Ali'nin son mahpusluğu" der... 70'e yakın mektup yazmıştır Sabahattin Ali... İki çeviri, 11 şiir içeren mektupların hepsi de eski Türkçeyle kaleme alınır.
"Allaha emanet ol iki gözüm" diye bitirdiği mektuplarında zaman zaman dostlarına selamlar yollar, zaman zaman gecikmeli yanıtı için Ayşe Sıtkı İlhan'a inceden inceye sitem eder Sabahattin Ali... "Bana çabuk cevap vermenin çaresi seni bekletmemek ise, işte mektubunu aldığım gün cevabını da yazıyorum," der tarihsiz bir mektubunda.
Bir diğerinde de ayrılığın nasıl da zor geldiğini anlatır: "Senden ayrılalı bir saat bile olmadı Ayşe, bu kadar kötü olduğum, yaşamaktan bu kadar bıktığım bir gecem daha yoktur. Niçin ölmemeli Ayşe; niçin hayat dedikleri bu korkulu rüyayı görmekte bu kadar ısrar etmeli?"

ÖLÜMÜNÜ DE YAZARDI


Maalesef büyük yazarın 100. yaşını, ölümünün üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra kutluyoruz. Ölümü, yaşamından uzun. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, 26 Şubat saat 14.30'da Prof. Ramazan Korkmaz (Fırat Üniversitesi), Doç. Yakup Çelik (Başkent Üniversitesi) ve Doç. Ayşegül İslam'ın (Başkent Üniversitesi) katılımıyla Milli Kütüphane'de bir etkinlik düzenliyor.
İstanbul'da da Fransız Kültür Merkezi & NotosÖykü işbirliğiyle 14 Şubat saat 19.00'da Fransız Kültür Merkezi'nde Sabahattin Ali'nin 'sevgilileri'ni bir araya geliyor. Bu buluşmada Tahsin Yücel, Sabahattin Ali'yi anlatacak.
Bugün bir mezarı bile yok. Ölümü, kamuoyuna aylar sonra açıklandı ve ölüsü teşhis edilemedi(!).
Yapabilseydi eğer, kendi ölümünü de belgelerdi Sabahattin Ali. Yanından hiç ayırmadığı fotoğraf makinesi gibi kullandığı yeşil mürekkepli kalemiyle yapardı bunu, kesin. En az öykülerindeki kadar gerçek bir fotoğraf olurdu bu. Arkasından haince yediği darbeyi, tıpkı öykülerindeki gibi ironik ve fakat insanı, insan olanı anlamaya çalışarak anlatırdı.
Tabiat emretmeseydi Sabahattin Ali, ölümünü de yazmasını bilirdi...

ANONİM ŞİİRLERİN YARATICISI

Sabahattin Ali, pek çoğu kitaplaşmamış, bir kısmı hiç yayımlanmamış yaklaşık 70 tane şiir yazar. Edebiyat ortamına ilk kez şiirleri ve bir şiir kitabıyla adım atsa da öykülerine bağlılığı aşikâr. Ancak, buna rağmen yazarı öykülerinden çok şiirleriyle tanıyan bir kitle var ki, bu kitlenin tamamının edebiyat okuru olduğunu söylemek de pek mümkün değil.
Çünkü Sabahattin Ali, ilginç bir şekilde anonimleşmiş şiirlerin yaratıcısı. Halk arasında "Aldırma gönül, aldırma" olarak bilinen, şarkı olan ve Edip Akbayram tarafından seslendirilen şiir, esasında Sabahattin Ali'nin 1932 ve 33 yılları arasında yazdığı ve beş bölümden oluşan "Hapishane Şarkı"larının beşincisi.
Ahmet Kaya da "Hapishane Şarkısı III"ü seslendirmişti. Her iki şiir de geniş bir kesim tarafından bilinir, söylenir ancak şiirin sahibini bilenler de o kadar çok mu, şüpheli.
Peki ya Zülfü Livaneli'den dinlediğimiz "Leylim Ley"... Sezen Aksu ve Ferhat Tunç'un seslendirdiği "Dağlar"...
Sabahattin Ali'nin ilk kitabı olan "Dağlar ve Rüzgâr", 1931 - 34 tarihleri arasında yazdığı şiirlerden oluşur; ancak Sabahattin Ali'nin kimi sadece dergilerde yayımlanmış, kimi ise hiç yayımlanmamış şiirleri de vardır. Asım Bezirci, sadece dergilerde yayımlanmış ve unutulmuş 23 şiirden söz ediyor.
Bir de 1926-29 tarihleri arasında yazılmış şiirler var, bunların sayısı yine Bezirci'nin verdiği bilgilere göre 22. Dokuzu hiçbir yerde yayımlanmamış. Kalan diğer şiirler ise kimi dergilerde çıkmış. Sabahattin Ali, bu en erken dönemine ait şiirleri kitap biçiminde düzenlenmiş bir deftere kaydetmiş... Belki şiirlerinin şarkı yapıldığını görür, kahkahalarla güler ya da hislenerek eşlik ederdi şarkılara. Ama tabiat emretti ve o...

HAPİSHANE ŞARKISI 1

Göklerde kartal gibiydim,
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.

Yâr olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir
Parmaklıklara sarıldım.

Coşkundum pınarlar gibi,
Sarhoştum rüzgârlar gibi;
İhtiyar çınarlar gibi
Bir gün içinde devrildim.

Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü;
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum.

Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yârimden ayrıldım.

HAPİSHANE ŞARKISI 5

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül aldırma

1 yorum : Leave Your Comments

  1. korie diyavolo31 Aralık 2007 15:51

    ya bu adama bayılıyorum komünist prens

    YanıtlaSil

Reklam

Hosting