background img

The New Stuff

UNUTULAN ZAFER KUT

1. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti için felakete dönüşmeden önce, Irak cephesinde elde edilen Kut zaferi İngilizlere büyük darbe vurmuştu. Uzun süren kuşatma sonucu, 13 binden fazla düşman askeri esir alındı. Esas muharebeler, onları kurtarmak isterken 22 bin kayıp veren İngilizlerle yaşandı. Süleyman Askeri'den Nureddin Bey'e; Halil Paşa'dan general ToWnshend'e, 1916'nın ilk dört ayında yaşanan hadiselerin analizi...



Dünya Savaşının,başlamasının ardından 21 ay kadar bir zaman geçmişti ki Mezopotamya'da, haritalardaki yerini belki de kurmayların bile bilmediği bir kasaba savaşın odak noktası oldu. Olay 15 Şubat 1942 Singapur bozgunu yaşanmasa, kendi kategorisinde bu Büyük Britanya ordusunun en utanç verici yenilgisi olarak da tarihe geçebilirdi.

"Kutü’l-Amare" bugünkü Irak'ta, Bağdat'ın 170 km. kadar güneyinde, Basra Körfezi'nin de 350 km. kadar kuzeybatısında bulunan 6500 nüfuslu bir yerleşim merkeziydi. Stratejik bir önem kazanacağı, anlaşılan pek düşünülmemişti. Sadece bu-rasının değil, İran potansiyel saldırgan olarak devreden çıktıktan sonra bütün Irak'ın bir düşman saldırısından masun olduğuna inanılmıştı ki, savaşın başladığı 1914'te ülkede sayısı 8 bin civarında olan derme çatma Osmanlı birliklerinden başka kimse yoktu. Herhalde Trablusgarp'ta İtalyanlara karşı uygulanan, az sayıda askerle yerli güçlere dayanarak yapılacak bir savunma yöntemine belbağlanmıştı..

Oysa Irak, devrin akıllı kişileri tarafından kıymeti bilinen bir ülkeydi. Maliye Nazırı Cavit Bey, Dünya Savaşı'na katılmak için Mısır'ı geri almayı bahane edenlere eldeki Irak'ın ona fazlasıyla bedel olduğunu söylemişti. II. Abdülhamid'in de Irak petrollerinin önemini fazlasıyla kavradığı bilinir, imparatorluğun en önemli projesinin adı, boşuna "Bağdat Demiryolu" değildi.

1903'te donanmasını kömürlü buhar makinesinden mazotlu motor sistemine geçiren Büyük Britanya'nın artan iştahına rağmen, ülkeyi elde tutmak imkansız gibi bir şeydi. Abdülhamid'in imtiyaz dağıtarak uzlaşma sistemine, onu devirenler bir seçenek getirememişlerdi. Tam tersine Kuveyt meselesinde Mahmud Şevket Paşa çöllerin kumlarını Türk askerinin kanıyla sulamayı vicdansızca bir hareket olarak görmüştü. 1899'dan beri Kuveyt'i himayesine almış olan Büyük Britanya ise burada üslendikten sonra Basra Körfezi'ni kilitlemişti. Sığ bir liman olan Basra'da büyük savaş gemilerinin yatması ise imkânsızdı. Dicle ve Fırat üstünde yapılan gemi nakliyatı da zaten ingilizlerin elindeydi. Sözün kısası, kimse Osmanlıların ingilizlerle kapışmak gibi bir çılgınlığa kalkışacağını sanmıyordu. Ama tarih imkansızın sıkça başkaldırdığı bir alan olduğundan, her iki devlet savaşın neredeyse her cephesinde birbirleriyle vuruşmak zorunda kaldılar.

Irak'a gözkoyan doğrudan doğruya Londra değil, Delhi'de hüküm süren Hindistan imparatorluk Naipliği idi. Savaşı da Kutü’l-Amare düşene kadar o idare etmiş, metropolü bu işe karıştırmamıştır. Ancak bozgundan sonra komuta Londra'daki savaş bakanlığına devredildi.

Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesinden hemen sonra 6 Kasım 1914 tarihinde karaya çıkan Britanyalılar Şattü’l-Arab'ın girişini kontrol eden Al Fauv müstahkem mevkiini zaptederek 300 esir aldılar. Bir avuç süvariyle hasımlarını karşılayan Osmanlıların taciz saldırıları fayda vermeyince, 23 Kasım 1914'te Basra düştü. 3 Aralıkta Basra'yı geri almak isteyen Osmanlı güçleri Kurnada düşmanın yoğun ateşine dayanamayarak dağıldılar. Özellikle Fırat'ta hareket eden seri ateşli gambotlara karşı direnecek durumda de-ğillerdi. Böylelikle majestelerinin üzerinde güneş batmayan imparatorluğunun Bağdat istikametindeki durdurulamaz sanılan yürüyüşü başlamış oldu.

Bu sırada sahneye yakın Türk tarihinin en trajik ve en ihmal edilmiş kahramanlarından biri, Teşkilat-ı Mahsusa'nın efsanelerinden Süleyman Askerî Bey çıktı. Kendisi gibi efsaneleşmiş, çetelerden kurulu Osmancık Taburu, 50 kadar subay ve 35.Tümenin erleriyle ingiliz akınına set çekmek istedi. Kendi hayallerine de set çekmeği becerebilseydi, hasımlarını belki daha sıkıntılı bir duruma düşürebilirdi. Ancak onun vizyonu sadece düşmanı denize dökmek değil, ondan sonra da Belucistan ve Hindistan'a kadar akın yaparak oraları ayaklandırmaktı.

Gerçek o ki Büyük Britanya'nın da anavatandan Hindistan'a gönderdiği asker sayısı bir seferde 20 bini aşmamıştı. Metropol, sömürgesini, aslında sömürge halkının kanı bahasına savunmaktaydı. Orayı ayaklandırmak o bakımdan kağıt üstünde hem çok zor hem de çok kolaydı. Alman General Lettow-Vorbeck'in de savaş boyunca Doğu Afrika'da Tanganika yöresinde bir avuç Alman ve yerlilerden kurulu ordusuyla dört yıl direndiği bilinir. Ama Irak'ta saklanacak bakir ormanlar değil, içinde boğulunacak bataklıklar vardı. Uygun donanım yokluğunda bu coğrafya son tahlilde Osmanlılardan yana değildi. Buna rağmen 20 Ocak 1915'te Kurna'da ilerleyen bir Britanya tugayı püskürtüldü. Süleyman Askerî bu sırada ağır yaralandı.

Aynı ekipten Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa asker ve aşiretlerden mürekkep 3500 kişilik bir kuvvetle İran'da Huveyza'ya inerek, 9 Mart'ta bir başka ingiliz tugayını dağıttı. Ahvaz'a yaklaşarak petrol borularına el attı. Britanya İmparatorluğu'nun candamarı kesilmek üzereydi; Hind Yarımadası'nı yönetmeye yarayan blöf, Iran ve Mezopotamya aşiretlerine karşı sökmemişti.

Ama bu güzel rüya fazla sürmedi. Nasıriyye'den 10 piyade taburu, 20 bin kadar mücahit ve 28 topla ilerleyip 12 Nisanda Şuayyibe'ye varan Süleyman Askeri, yaralı olarak yattığı arabadan sav yöneterek istilacılarla iki gün iki gece boyunca boğuştu; ne var ki kahramanlığı askerî noksanlarını örtecek kadar büyük değildi, İngilizlerin muntazam topçu ateşi altında bataklıklara gömülen erlerinin üzüntüsüne dayanamayarak kafasına bir kurşun sıktığı söylenir.

Her şeyden haberi olan Büyük Britanya istihbaratı bir konuda fena halde yanılmıştı. Irak'ta çoğunluğu teşkil eden Şiiler, meşruiyetini tanımadıkları bir halifenin Cihad-ı Ekber çağrısına canla başla katılmışlardı. Oysa Londra, savaşın patlamasından pek az önce Baku-Basra hattında çekeceği bir Şii duvarı ile Sünni İslâm'ı ortasından bölmek ve panislamizm heyulasını zaptu rapta alma konusunda ciddi ciddi planlar kurmuştu ve o sebepten de Irak'ı kolay lokma sanıyordu.

Şii aşiretlerin cihada katılmalarıyla şaşkına döndüler. Müntefik Şeyhi Uceymi Ibni Sadun Paşa bu bağlamda büyük şöhret kazandı. Ancak aşiretlerin sadece gayrinizami savaşta yararları vardı. Düzenli bir çatışmada değil onların, ordunun Arap taburlarının bile pek hayrı görülmüyordu.

İngilizler, Osmanlı uyruğu Arapları kendilerine silah kullanmaları halinde mallarını müsadere etmekle tehdit ederek devletler hukukunu ihlal etmişlerdi. Buna kulak asan olmadığı gibi, 11 Mart 1917'de Bağdat düştükten sonra bile Irak Arapları bu ayrılığın geçici olduğuna inanmışlardı. Kısacası işler, maskelerin 1916 ortasında ineceği Hicaz'la taban tabana zıttı.

Tümgeneral Sir Charles Vere Ferrers Tovvnshend (1861-1924) soydan askerdi. Ünlü Kraliyet Sandhurst Askeri Akademisi'ni bitirmiş, genç bir subayken Hartum'da General Gordon'un yardımına koşan orduya gönüllü olarak katılmıştı. Hindistan'da çeşitli ayaklanmalarda yararlık göstermiş ve 1895'te henüz yüzbaşı rütbesindeyken Keşmir yöresindeki Chitral kalesini inatla savunarak efsaneleşmişti. 1898'de Sudan'da Mehdi'nin halifesi Abdallahi'ye karşı Omdurman'da vuruştu.

Komutanı Horatio Herbert Kitcheuer, 1. Dünya Savaşı başında Büyük Britanya Savaş Bakanı olmuştu. Kendisi, Çanakkale Deniz Harekatı öncesi Türk mevzileri önünde su üstüne çıkan bir ingiliz denizaltısından bir bahriyeli kafasını uzatarak imparatorluk bayrağını sallayacak olursa, yarımadadaki Osmanlı ordusunun tabanları yağlayarak arkasına bakmadan İstanbul'a kadar kaçacağını iddia etmişti. Ancak Çanakkale bilançosunun öğrenildiği o günlerde artık fikrini değiştirmişti.

Bağdat'ı alacağız diye tedbirsiz olarak kuzeye ilerlenmesine karşıydı. Ne var .ki komuta yetkisi onda değil Hindistan hükümetindeydi. Eski Hindistan kral naibi Lord Curzon bile bu maceraya direnmişse de başarılı olamamıştır. Siyasi subay olarak Basra cephesinde bulunan Percy Cox, ingilizlerin yavaş ilerlemesinin Arapları Türklerle uzlaşmaya ittiği tezini savunmaktaydı ve her nedense bunu kanıtlamaya gerek görmeksizin de dayatabilmişti. Kitchener bunun üzerine Hindistan ordusuna anavatandan en ufak bir destek verilmeyeceğini açıkladı. Hakkını ver-mek gerekirse Townshend'ın da elindeki imkanlarla Bağdat kapılarına dayanabileceğine pek aklı kesmiyordu, ama üstleri ısrarlıydılar.

6. Poona Tümeni'nin komutasını hastalanan selefinden alan Townshend, Dicle boyunca kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Tümen 3 tugay ve bunlara ait 12 sınanmış piyade taburundan, ayrıca destek birlik-lerinden oluşmaktaydı. 28 Eylül'de savaş tecrübesi olmayan Arap erlerinden oluşan zayıf Osmanlı birliklerini dağıtarak ertesi gün Kutü’l Amare'yi ele geçirdi. Burayı koruyan Albay Nureddin Bey (müstakbel Sakallı Nureddin Paşa), bazı Hintli Müslümanların ifşa ettiği saldırı planına inanmamakla pek akıllılık etmemişti. Ama kolay kazanılan vuruşmalarla gözleri kamaşan Büyük Britanya ordusunu Selman-ı Pakta durdururken dersini almıştı.

Partların tarihi başkenti Ktesifon'dan geride, harabelerinden başka bir şey kalmamıştı lakin, Müslümanların en ünlü sahabilerden birinin mezarına saldırma konusundaki çekincelerini bilen komuta heyeti, Selman-ı Pak yerine Ktesifon adını kullanmayı tercih ediyordu. Selman-al Farisi sadece berberlerin piri değildi; 627 tarihindeki Hendek Savaşı'nda Medine'yi koruyan fikri o ortaya atmıştı. Sıkı bir Müslüman olan Nureddin Bey'in açık şehir savunmasında Gazi Osman Paşadan mı esinlendiği, yoksa islâm tarihine mi yoğunlaştığını bilmiyoruz. Ancak kurduğu savunma sistemi, kurmay olmayan bir subay için olağanüstüvdü ve hasımlarının da takdirini kazanmıştı. Ayrıca bu sefer emrinde oldukça iyi eğitilmiş 2 Türk tümeni vardı. Bunlardan savaşın ağırlığını taşıyan 45. Tümen mevcudunun % 65'ini kaybedecek, ne var ki komutanın gelecekteki siyasi tercihleri yüzünden askerî tarihimizde fazlaca anılmayacaktı.

Townshend, 45. Tümenin dövüşme tarzına bakarak, sipere vatmış bir Türk'ün yerinden sökülmesinin imkansız olduğunu söyler. Plevne'den bu yana Britanyalı askerlerde başlayan hayranlığın bir uzantısıydı bu ve ileride Kurtuluş Savaşı'nda da yararlan görülecekti.

Vuruşmalar 22 Kasım 1915'te başladı. Britanya Ordusu 25 Kasım'da kaçarcasına çekilmeye başladı ve 3 Aralıkta bitkin bir vaziyette 64 km. güneyde kalan Kut'a sığındı. Nureddin Bey dört gün sonra ardından yetişerek kaçış yollarını tıkadı.

Aynı zamanda Irak ordusunda önemli değişiklikler olmuş, Alman mareşali Colmar von der Goltz yeni kurulan 6. Ordu'nun komutanlığına getirilmişti. Ancak daha o gelmeden 9-10 Aralıkta yapılan saldırı kırıldı ve Nureddin 12 Aralık’ta 30 km. ilerideki Şeyh Saad'da vardıma gelen Britanya kuvvetlerini engellemeve çıktı. Bu sırada Kut önünde sipere vatan Osmanlı askerinin sayısı güçlükle 2 bini buluyordu ve bu, ileride Tovvnshend'e neden huruç hareketi denemediği eleştirisini getirecekti. Hakşinas olmak gerekirse, bu kadar dar bir alanda böyle bir teşebbüsün çok ağır kayıplarla biteceği kesindi.

Nureddin Bey, Irak'ın Müslüman halkı her tarafta Cihad-ı Ekber'e davet edilirken başa Müslüman olmayan bir komutanın getirilmesinden şikayetçiydi. İşini yapmak için Almanlara ihtiyacı olduğunu da sanmıyordu. Goltz, Kutun saldırı ile değil açlıkla teslime zorlanmasını istemekteydi.

1916 Ocak'ında Enver'in kendinden küçük olan amcası Halil Paşa, kesin sayılan başarı ile taçlanmak için 6. Ordu'ya katıldı. Kendisi hakkında dost ve düşmanın verdiği sicil hiç de parlak değildi. Daha önce bulunduğu Karkas cephesinde büyük hatalar vuturus ve daha o zamandan çelişkili emirle kuvvetlerini tehlikeye atmakla tanınmıştı. Halil Paşa gelince, Nureddin Bey bir anlamda safdışı kalmış oldu.

Townshend’ın Kut’ta Kut'ta sıkışıp kalması anavatanında büyük heyecan uyandırdı, ingiliz, kamuovu Lord Cormvallis'in Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda 1781'de Yorktown’da teslim olmasından bu yana böyle trajedi yaşamamıştı. Townshend kuşatma boyunca tam bir kahraman Muamelesi görmekteydi. Ancak bir aylık erzakının bulunduğunu söyleyip de beş ay dayanması, sonradan kendisine karşı kullanıldı. Eğer bunu yapmamış olsaydı, gönderilen takviye kuvvetlerinin daha iyi hazırlanarak başarıya ulaşmış olacağı öne sürülüyordu. Oysa Kut'ta teslim olan birliklerin Nazi toplama kamplarından kurtulanlardan farkı yoktu. O kadar ki mecali kalmayan askerler tüfeklerini bile yerli halka taşıtmak zorunda kalmışlardı. Kut kuşatmasından selametle kurtulan tek birlik süvarilerdi. Townshend onları Türk-ler daha yetişmeden güneye sevketmişti.

Dicle yoluyla gelen ingiliz ikmal gemileri, Türk kontrol noktalarını aşamadılar. Tarihte ilk defa denenen havadan destek ise Alman havacıları tarafından imkansız hale getirildi. Hal böyleyken Hintli taburların helal yemek alışkanlıkları işi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi.

Fenton Aylmer komutasında acele ile kurulan Dicle kolordusu, Şeyh Saad, Vadi. Felahiye ve Sabis'de Osmanlı 6. Ordusu ile vuruştu ve her seferinde da kaybeden taraf oldu. Kutü'l-Amare'nin ele geçmesi için kan asıl bu meydanlarda dökülmüştür. 8 Mart 1916 Sabis bozgunu haberi geldiğinde, Hintli Müslüman askerler arasındaki firar olayları çok arttı.

Alman propaganda makinesi fırsatı sonuna kadar sömürdü. Townshend tarafın-dan "lüzumsuz boğaz" sayılarak kasabadan dışarı atılan yüzlerce sivilin Dicle'de boğulduğu türünden haberlerin tarafsız ülkelerin gazetelerinde çıkması sağlandı ve bunlar ancak Almanya'nın savaşı kaybetmesiyle unutuldular. Çanakkale skandalını unutturmak için yola çıkan Townshend'ı kurtarmaya yollanan birlikler arasında yine Çanakkale'de yenilen 13.Tümenin’in olması başlı başına bir alay konusuydu.

Askerî yöntemler iflas edince, Türklerle arası iyi olan Aubrey Herbert aracılığı ile Britanyalıların tahliye edilebilmesi için 1 milyon ingiliz altını teklif edildi. Bu daha sonra 2 milyona çıkartıldı. Serbest bırakılacak askerlerin bir daha Osmanlılara karşı silah çekmeyeceği yemini de edilmişti. Ancak bu kabul edilmedi. 29 Nisanda 5 general, 272 İngiliz subayı, 204 Hintli subay, 2.592 İngiliz eri, 6.988 Hintli er, 3248 gayri muharip er, toplam olarak 13.309 kişi kayıtsız şartsız teslim oldu. Burlardan 1.306'sı hasta ve yaralıydı. Mondros Mütarekesinden sonraki kayıtlarda, bu esirler arasından 2.680 İngiliz astsubay ve erlerden 1.306'sının ölmüş, 449'unun kaybolmuş olduğu; 10.486 Hintliden 1.290'ının ölmüş ve 1.773 u kaybolmuş olduğu anlaşıldı. İngilizleri kurtarmaya gelen Dicle Kolordusu ise Tovvnshend tümeni nin iki katı civarında, 21.973 kayıp verdi.

Colmar von der Goltz Paşa ise zaferinin keyfine varamadan 19 Nisanda Bağdat'ta tifüsten öldü. Türk yaverlerine anlatıp durduğu, at üstünde vurularak ölmek hayallerine kavuşamadı.

Townshend'a gelince... Çok ayrıcalıklı bir konuk olarak ağırlandı, bu arada gerçek bir Türk dostu oldu ve daha sonra seçildiği Avam Kamarası'nda Osmanlı Devleti'nin çıkarlarını savundu. Şahsına yönelik eleştirilerin tam bu sıralarda ayyuka çıkması kesinlikle rastlantı değildir.

Savaşa adını veren dünya, sadece Kut'tan ibaret değildi. Sarıkamış felaketi sonrası Osmanlı ordusu gerilemiş ve 18 Nisan 1916'da, Kut'tan 11 gün önce Trabzon Rusların eline düşmüştü. Aşağı yukarı aynı tarihlerde bir Osmanlı kolordusu Irak'ta Hanikin'de bozduğu Rusları, Hemedan'a doğru kovalamaktaydı. Bu kadar dar bir alanda böylesine birbirinden kopuk bir askeri harekatın benzeri tarihte herhalde az görülür.

16 Mayıs 1916'da Büyük Ortadoğu projelerinin en ünlülerinden Sykes-Picot Antlaşması imzalandı ve Büyük Britanya, Bağdat'ın kuzeyini Musul ve Kerkük petrol alanları da dahil olmak üzere Fransa'ya bıraktı. 1920'de Sevr Antlaşması imzalanırken bu harita neredeyse tamamiyle değişecekti.

HAMİD EFENDİ'NİN SAVAŞ GÜNLÜĞÜNDEN

İngilizler haşat oldu
24 Şubat 331 (9 Mart 1916): Harp hafif olup devam üzere iken düşmanın iki tayyaresi semadan üzerimize geldi. (...) Hemen iki dakika kadar ateş devam eyledi. Şükür Allaha biri semadan yere düştü. Başımıza atmak üzere getirmiş olduğu bombalar dahi ateşlenip yere düşmeden tayyare ve içindeki iki İngiliz yere düştüler. Tayyare ve ingilizler hurdahaş olmuştur.

4 Mart 332 (17 Mart 1916): Bugün harb yine şiddetli olmak üzere berdevamdır. Acemistan ve Kürdistan dağlarının karları bugünlerde erimekle sular Bağdat'tan Basra'dan geçip Bahr-i Ahrec'e (Basra Körfezi) boşalıyor. Lakin bu sular pek şid-detli gelmesiyle kamilen Bağdat ovalarına taşmıştır. Harp istihkamları dolmaya başlamışsa da Osmanlı istihkamlarının bulunduğu mevki bir parça yüksekçe olması ile pek o derece su dolmadı. Fakat amam İngiliz istihkamlarına malamal dolduğundan umum ingiliz askeri meydana çıkmaya mecbur oldular. Osmanlı askerleri bunlara öyle bir ateş ettiler ki top, mitralyöz ve piyade umumiyetle ateş ettiğinden pek külliyetli İngiliz askeri telef oldu.

V.Mehmet Reşad Paşa tarafından bastırılan KUT hatıra kartpostalı

0 yorum :

Yorum Gönder

Reklam

Hosting