background img

The New Stuff

BEKRİ MUSTAFA KİMDİR?


Bundan bir buçuk asır evvel, İstanbul'un Balıkpazarı meyhanelerinde, mestü müdam (her zaman devamlı sarhoş) bir adam vardı ki, adam kendisini bir yarım veli telakki ediyordu. O bir bakıma Ömer Hayam çapında bir filozoftu. Diğer bir bakıma göre de, kendini içkiye vermiş, bir serseriden başka bir şey değildi. Her gece en az bir şarap binliği deviriyor, arada bir aklına estiğinde sokaklarda nara ata ata dolaşıyordu. Nerede yatıp nerede kalktığı, pek belli olmazdı. Bir çeşme yalağı ile bir meyhane peykesi ve bir saray minderiyle bir kuru hasırın indinde hiç fark yoktu. Nerede mey zekâtı veriliyorsa, orada hazırdı. "Ne verseler ana şakirdi ve ne kılsalar, ana şad!" içinde yaşadığı devrin hiçbir resmi yasağı, hiçbir sosyal dini akidesi onu bu huyundan vazgeçirememişti. Kah ince bir nüktenin başucuna tutunarak, kah hoşa giden bir hazır cevaplığına o geceki bütün günahlarını bağışlatarak serbest kalmanın yolunu bulurdu. Umarım ki bukadarcık tariften onun kim olduğunu anlamışsınızdır: Meşhur Bekri Mustafa'dan bahse diyorum.

Bekri Mustafa IV. Mutat devrinde yaşamış, arslan yapılı, okuryazar, yakışıldı, son derece zeki gayet şakacı, mülkiden anlar ve herkes tarafından sevilir ve sayılır bir halk çocuğu idi.

Bütün ömrü boyunca onun kimseye zararı dokunmamış, herkese elinin erdiği gücünün yettiği kadar yardım etmiştir.

15 yaşlarında iken babası Yorgancı Ahmet Ağanın tavsiyesi ile Rüştem adında bir yorgancı ustasının yanına çırak olarak girmiştir. Fakat küçük yorgancı çırağı 19 yaşına geldiği zaman, dükkanlarına sık sık gelen ceylan bakışlı, sülün endamlı, bir genç kıza aşık olmuş, o günden sonra ipliği iğneye geçiremez olmuştur. Hatta o kadar ki, genç çırak kalbini yakan zihnini alt üst eden bu aşk ateşinin baş döndürücü tesiri ile yorgan yüzlerini ters geçirmeye, işlemeleri birbirine karıştırmaya başlamıştır.

Nihayet Mustafa'nın bu garip ve gayri tabi hal ve hareketlerinin sebebi Rüstem Usta tarafından öğrenilmiş, delikanlının fikrini çalan genç kız Allah'ın emri. Peygamberin kavliyle annesinden istenmiştir. Fakat bu kızın anası babası çok zengin ve servetlerine mağrur olduklarından bu izdivaç teklifini reddetmişler:
— Biz kızımızı bir yorgancı parçasına veremeyiz. Demişlerdir.

İşte bu ret cevabı zavallı Mustafa'yı son derece üzmüş, delikanlı bundan sonra derin bir yeise, korkunç bir ümitsizliğe düşmüştür. Kısa bir zaman sonra bahtsız aşık, kendisini içkiye vermiş, İstanbul Meyhanelerinin en has, en gedikli müdavimlerinden biri olmuştur.
Bu sebeple ona arkadaşları Bekri, adını talkmışlar. O günden sonra Yorgancı Mustafa tarihe karışmış ortaya Bekri Mustafa çıkmıştır.

Bekri Mustafa bir gece Balıkpazarındaki meyhanelerden birinden çıktı. Dışarıda müthiş bir soğuk, ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir ayaz vardı. Bekri dişlerini tıkırdata tıkırdata Yemiş'e doğru ilerlerken çelimsiz bir köpeğin sığınacak bir yer bulamayıp sokak ortasında tir tir titrediğim gördü. Yüreği burkulmuştu. Zavallı hayvanın bu ayazda sabaha kadar kaldığı takdirde soğuktan donacağı muhakkaktı. Bekri derhal sırandan kalın kürkünü çıkardı ve köpeğin üstünü sererek:
— Zaran yok, ben şimdi eve gider ısınırım dedi. Bari sen bu ayazda sokak ortasında kıkırdama. Bu kadar yıl İnsanlara iyilik ettim. Kaderimi, kıymetimi bilemediler. Hiç olmazsa sen takdir edersin.
Bekri Mustafa, kürkünü köpeğe örtünce, bu defa kendisi üşümüş, ayaz iyi kalpli Bekri'nin ciğerlerine İşlemişti.
İşte Bekri o günden sonra kafayı yere vurdu. Zatürreden hasta yattı ve bu yüzden de 39 yaşında ölüp gitti.

Bir rivayete göte Bekri Mustafa bu hastalığı şırasında kendisini ziyaret eden bir arkadaşlarına vasiyette bulunarak öldüğü takdirde kendisinin o gece köpeğe tesadüf ettiği yerde gömülmesini söylemişti:

- Hiç olmazsa ölümden kurtardığım bu hayvancık gelir de mezarımda beni ziyaret eder.

İki büyük hanın ara yerine sıkışan bu küçük mezarı görebilmek için, bir hayli merdiven tırmanmak, türlü yemiş çuvallarından örülmüş duvarları aşmak ve bir takım karanlık mahzenlerin içinden geçmek lazım geldi. Nihayet, uğrasa uğrasa Bekri Mustafa'nın bu dünyadaki toprağın hüviyetini ele geçirebildim. Objektifin bile ancak sığabildiği daracık bir pencere önünde yarısı toprağa gömülmüş başı kavuklu bir taş! Üzerindeki yazıyı güçlükte okuyorum:
"Hüvelbaki Bekri Mustafa Babanın Ruhuna Fatiha 1318"


Bekri Mustafa'nın Balıkpazarındaki Mezar Taşı

Mezar taşında 1318 yazılmasının nedeni ise hayırsever bir akşamcının sonradan yaptırmış olmasıydı. Balıkpazarının meşhur simalarından Şişman foti bu konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor:

Eskiden adetti. Bir içki sofrasında Bekri Mustafa'nın ismi konuşuldu mu, akşamcılar onun şerefine bir kadeh yuvarlarlar son kadehlerini de Yine Bekri Mustafa için kaldırırlardı. Bekri Mustafa'nın mezarı bir içki aleminde verilen bir kararla yapıldı. Ben o zamanlar şimdiki gibi dükkan, tezgah sahibi değildim. Bir Todoraki vardı. Hala sağdır, seksenine yaklaşmış bir adamdır. Onun dükkanı Balıkpazan'nın en meşhur meyhanesiydi. Ben, orada garsonluk yapıyordum. Ali adında ellibeşlik bir müşterimiz vardı, ikindi zamanı rakıya başlar, yatsıya kadar keyif çalardı. O zamanlar meyhaneler muhakkak yatsıdan evvel kapandığı için, ikindi zamanı içkiye başlamak adet halini almıştı.

Türkler, Rumlar, Ermeniler hep birlikte dostça, kardeşçe içmelerine rağmen bazenda ayrı ayrı oturur eğlenirlerdi. Aralarında güzel sesliler şarkı söylerlerdi Hele Ermenice şarkılar pek tuhaftı Türkçe laflar içine Ermenice laflar karıştırılmıştı.

Yandım Agavni ortan minasir (Ortada kaldım)
Sevdim Agavni fıs fıs İnasir (su sesi istiyorum)

Rumlarında buna benzer şarkılan vardı:

Fistanikisu biçim biçim
Ölüyorum senin için!

Bir gün Ali'nin sofrasında oturanlardan biri:
— Yahu, dedi. Her aksam ilk ve son kadehlerimizi Bekri Mustafa'nın ruhu için içiyoruz. Fakat biliyor musunuz ki onun mezarı bile yapılmamıştır.

Ali atıldı:
— İyi söyledin, bak her gün önünden geçer, dualar ederim de hiç aklıma gelmedi. Hemen yaptıralım.

Ertesi günü mezarcılar ise başladılar. O zaman Bekri Mustafa'nın gömülü olduğu yer açıktaydı. Bugünkü gibi hanlar, hamamlar pek yoktu orada. Büyük bozahaneler varmış, buralarda rakı içilirmiş.

Bekri Mustafa:
— Ben ölürsem Bozahaneler civarına gömün, burnum rakı kokusu alsın. Demiş. İşte onun için buraya gömmüşler. Yıllarca taşsız kalmış mezar. Fakat herkes Bekri Mustafa burada yatar diye bilirlermiş. Hatta gömüldüğü arsaya dükkan, han yapılırken vasiyetine hürmeten kemiklerini başka bir yere kaldırmışlar, dükkanları hesapla ayırmışlar. Mezara yer bırakmışlar.

Benim yetiştiğim zamanlarda Bekri Mustafa'nın mezarını ziyaret edenler çoktu. Hatta bazıları mezarıbaşına gider, kara binliklerle rakı içerlerdi. İşleri fena giden sarhoşlarla. Yemiş İskelesi'ne Midilli ve Sakız'dan Düz ve Mastika getiren Rumlar, mezarının başında mum yakarlardı. Denizde tutulacakları fırtınaları kazasız geçilsinler diye.

Rum ve Ermeni kadınlarla birçok Müslüman hanımlarının da, kocalarının rakıdan kurtulmaları için. Bekri Mustafa'dan yardım istediklerini. Türbesinin başında bitip dua edip bezler bağladıklarını yüzlerce defa gördüm."

Bunca yılık ömrü, dem aramakta geçen Bekri Mustafa toprağın altına girdiği günden beri ne gariptir ki ziyaretçilerden, fatihadan başka bir şey aramıyordu. İki yemişçi dükkânının orta yerinde, kuru üzümlerden gelen ıtırla, en güzel sarhoşluk demini süren koca Bekri'nin yemiş çarşılıları arasında hala büyük bir itibarı var. Mezarına bitişik dükkan, resmi kayıtlarda bile Türbeli Dükkan diye anılıyor.

Türbe ziyaretleri men edilmeden evvel, bu civarlarda oturan mestü mudamlardan biri, her akşam onun başucundaki kandili yakmağa gelirmiş. Bu vazifeyi daha sonra bir kadın görmeye başlamış. Kadıncağız kör kandil olarak Bekri'nin huzuruna girer, ispirtolu nefesini rahmetlinin üzerine üfler sonra da başucundaki kandili uyandırarak çıkar, gidermiş.

Bekri'nin bu civarda fazlada sevilmesinin manevi bir sebebi var. Onun mezarına yakın dükkanlarda, bet bereket eksik olmazmış. Hatta uğuru denen bu türbeli dükkan, vaktiyle komşularından daima fazla ücretle kiralanılmış.

Yemiş Çarşısının kıdemli esnafı, Bekri'nin sağlığında herkese hoş geçinen, temiz yürekli bir adam olduğunu, nesillerden nesillere emanet edilen bir tevatüre atfen tekrar edip dururlar.

Şimdi ben de onun mezan önünde dolaşırken, bazı güzel fıkraları, kafamın sürahisi içinden damla damla dökülmeğe başladı.

Bekri bir gece kafayı tütsüledikten sonra, kendinden geçerek mahalle aralarında bağırmaya başlamış:
— Satıyorum, İstanbul'u satıyorum. Haraç mezat. Var mı taliplisi? İstanbul'u satıyorum.

Gece yansı tatlı uykularından uyanan mahalle halkı. Bekri'yi yakalayıp kullukçuya teslim etmişler: Bekri, o gece ayılıncaya kadar karakolda kalmış. Sabaha karşı Kolbaşının karşısına çıkarmışlar. Kullukçu sormuş:
— Bre ne iştir bu? Sen dün gece İstanbul'u haraç mezat satılığa çıkarmışsın? Bekri, hemen elini koynuna atarak mahut binliği Kolbaşının önüne koymuş.
Kavuğu bastırarak, selamı çaktıktan sonra:
— Ağam, kusura bakma, demiş. Alan da bu, satan da. Ben ara yerde tellalım

.......
Zamanın belli başlı softalarından biri camide vazediyormuş:
— Her kim şarap içerse yarın ahrette fitil fitil burnundan gelecek! Demiş.
Bekri Mustafa bunu duyunca:
— Oooh. Demiş, ne ala. Biz de doldurup doldurup çekeriz.

Bekriye haber vermişler:
— Arpacılar Camisine, bir domuz girdi. Cemaat ellerinde sopalarla arkasına düştüler. Fakat hayvanı bir türlü dışarı çıkaramıyorlar.
Bekri Mustafa düşünceye varmış:
— Tuhaf şey, demiş. Softanın domuzun çok görmüştüm. Amma domuzun softası olduğunu ilk defa sizden öğreniyorum.

Bekri'ye:
— Niçin bu kadar çok içiyorsun? Daha az içsen olmaz mı? Diye sormuşlar.
— Biz garip kişileriz. Demiş. Aza çoğa bakmayız. Bugün az bulur az içeriz, yarın çok bulur çok içeriz.
— İyi amma, sen her zaman çok içiyorsun! Bekri kızmış:
— Allahın verdiği rızkı da mı keseceksiniz be adamlar.

Baki Sarısakal
Tarihçi-Araştırmacı-Yazar
bakisarisakal.com

0 yorum :

Yorum Gönder

Reklam

Hosting